4 Ağustos 2008 Pazartesi

Kofi Annan vs. Adam Sandler

Daha önce de Amerikan-Hispanik ilişkisini ele alan Spanglish ya da hiç de komik olmayan bir 11 Eylül filmi Reign Over Me gibi filmlerle Adam Sandler politik bir tavrı olduğunu herkese göstermişti. Bu sefer, Adam Sandler son filmi You don't mess with Zohan (Zohan'ıma dokunma olarak çevirelim) İsrail-Filistin savaşının etrafında dönen tipik bir Sandler komedisiyle karşımıza çıktı.

Dünyanın gündeminde hala süren bir konuyu seçmesiyle Adam Sandler sinemacı olarak cesaretini de kanıtlıyor. Nitekim, bu savaş hala savaş filmleri sektörüne düşmedi çünkü savaş hala devam ettiği için kimse hangi ahlaki dersi çıkartacağını bilemiyor. Adam Sandler ise komedinin birleştiriciliğini (neden hep beraber gülmeyelim arayışı) kullanıp bu konuda bir arabulucu olmaya çalışıyor. Ne kadar başarılı olduğu tartışılır ancak Hollywood komedi janrı için Sandler'ın tutumu çok önemli: Komedinin politikliğini, hicivselliğini unutmuş Hollywood sektörüne Duck Soup'u tekrar izlemelerini hatırlatıyor.

Sosyal ya da politik konuları ele alan filmlerdeki politik doğruluğun arayışını Adam Sandler nasıl yapmış bu çok önemli. Adam Sandler'ın da politik doğruluktan kaçmadığı bir çok yer var ancak Amerika'ya göçmüş İsrailli ve Filistinlilerin ortak diyaloğunu Amerikan başkanlarının karıları üzerinden kurmuş olması Amerikan tabularını yıkmaya da çalıştığını gösteriyor. Gene de, Adam Sandler'ın Amerikayı kültürel açıdan bütünleştirici görüşü tüketimsel Amerika Sevgisine paralel olarak ilerliyor.

Bence Adam Sandler'ın bu komedi anlayışı komedinin anarşik tavrıyla herşeye rağmen özdeşleşiyor. Elif Şafak, Jonathan Safran Foer gibi isimlerin kendine kültürel elçiliği arasına katıyorum. Politik doğruluktan sıkılmış ancak herşeyi yıkmaya çalışmadan "ılımlı" bir söylem arayışıyla ötekilik diskürünün gözden geçirilmesi olarak yorumlanabilir. Yani, elinizdeki çubuğu karşıdakine sokmuyorsunuz, biraz dürtüyorsunuz. Comedy is a warm gun.

2 Ağustos 2008 Cumartesi

The Human Abstract


Sorumluluğun çocukken verdiği hissi hatırlamaya çalışıyorum. Kesinlikle, hayatın sıkıcı detaylarına dönüşmediği zamanlar vardı. Büyüklerin taklit edildiği, bu sayede hissedilen o olgunluk duygusunun kazandırdığı mutluluk. Ailesiyle tatile giden çocuğun bavulu taşıdığı zaman hissettiği duygu olmalı bu. Hatta, bavulun tekerlekleri varsa bavulu sürüklemek oyun gibi birşeye dönüşüyor. Bu yüzden taşıyamayacağı kadar ağır olsa da çocuk şansını deniyor. Oysaki, o bavulu taşımanın zorluğu tatile çıkmamak için bile bir neden. Bu çocuk kahvaltıda yenecek ekmek almak için bakkala gittiğinde de bu hisleri hissediyordur. Para üstüyle alınan ciklet ile çocukluğunu da yaşarsa keyfine keyif katacaktır. Elde çamaşır yıkamak bile onun için bir oyuna dönüşebilir, çünkü kırmızı kazağın renginin suya batırıldığında koyulaşması ilgisini çekecektir. Kazağı yıkamaz ki, suyun içinde döndürür dolaştırır köpükleri izler aslında.

Rüzgarın şiddetiyle düşen onlarca sandalye var. Çocuk sandalyeleri kaldırmak için annesine yardım ediyor. Rüzgar anneye boşu boşuna iş çıkartmış belli ki sessiz sedasız eğilip doğrulurken yüzü buruşuyor. Çocuk ise böyle birşey yaptığı için rüzgara kızıyor. Yatan sandalyelere görevlerini hatırlatmak için kaldırıyor. Böylece kendisini kanıtlıyor. Annesine, annesinin patronuna ya da orada oturan insanlara değil. Sadece rüzgara



Önce,
Masumiyet
Sonra,
Deneyim

Freud'u biraz uzak tutalım.